Kayıtlar

KALE / bir sınır koyma öyküsü

Resim
  KALE / bir sınır koyma öyküsü               Saat altıda uyanırım, çalar saat çalmadan. Bu bir alışkanlık değil, bir zafer duygusudur vücudumun bile bana ihtiyaç duymadığı, kendi başına işleyen bir şey olması. Perdeyi aralayıp dışarıya bakarım. Sokak henüz boş. En sevdiğim hali budur şehrin; kimsenin beni görmediği, benim de kimseyi görmek zorunda olmadığım hali.   Kahvemi hazırlarken telefonuma bakmam. Kimin ne yazdığı, kimin ne paylaştığı beni ilgilendirmez. Sessizlik bana ait tek lüks; onu bir bildirim sesiyle bölmem.   Yediyi çeyrek geçe evden çıkarım. Otobüs durağı iki yüz metre uzakta, her sabah aynı yerde dururum, kaldırımın çatlağın ın hemen yanında, sağdan üçüncü direğin dibinde. Etraftakiler değişir ama benim yerim değişmez. Otobüs geldiğinde arka kapıdan binerim, ön kapıdan değil; şoförle göz göze gelmemek içindir bu, bir "günaydın" alışverişinden kaçınmak içindir. Koltuğa oturmam, aya...

Zihniyet Taşrası: Maskeler, Sloganlar

Resim
 Zihniyet Taşrası: Maskeler, Sloganlar ve İnsanın Çıplaklığı —————————————————————————————— İnsanlık tarihi, coğrafi sınırları aşan ama zihinlerdeki çeperleri bir türlü yıkamayan garip bir cüceliğin tarihidir. Bu cüceliğin en konforlu sığındığı liman ise "taşra" zihniyetidir. Taşra, haritadaki bir kasabadan, şehre uzak bir topografyadan ibaret değildir; o, bilginin derinliğinden kaçan, evrensel ahlaktan sapan ve kendi küçük mahallesinin feodalitesine sığınan her insanın zihinsel coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın iki uç meyvesi vardır: Taşra sağcısı ve taşra solcusu. Dışarıdan bakıldığında birbirini boğacakmış gibi duran bu iki kutup, hakikatin aynasına çıktıklarında aynı kökten beslenen ikiz kardeşlere dönüşürler. Onları birleştiren, varoluşlarını borçlu oldukları o muazzam karanlık; ilimsizlik, bilimsizlik ve kaçınılmaz bir ilkesizliktir. Taşra sağcısı, dindarlığı ve milliyetçiliği kimsenin erişemeyeceği bir kutsallık zırhı gibi göğsünde taşır. Dilinden vatan, alnından secde eks...

Nevzat ve Çöp Poşedi

 Nevzat, öyle rüzgârın önüne katıp savuracağı adamlardan değildi. Taşranın birbirine benzeyen gri sokaklarında yürürken bile aklından başka dünyalar geçerdi. İnsanların fark etmeden önünden geçtiği bir ağacın altında saatlerce oturabilir, cebindeki eski deftere cümleler karalayabilirdi. Kimi zaman bir şiirin peşine düşer, kimi zaman hiç gitmediği şehirlerin haritalarını incelerdi. İlçe müftülüğünde veri hazırlama memuruydu. Günün büyük kısmı evraklar, yazışmalar ve ekran başında geçiyordu. Fakat kimsenin bilmediği bir sırrı vardı. On iki yıldır maaşından küçük bir miktar para ayırıyordu. Eski bir teneke kutunun içinde biriken o para bir ev almak, araba almak ya da düğün yapmak için değildi. Gitmek içindi. Nereye olduğunu kendisi de bilmiyordu. Belki deniz gören bir şehre. Belki büyük bir kütüphanenin bulunduğu bir yere. Belki de yalnızca kimsenin onu tanımadığı bir sokağa. Ama gidecekti. Buna inanıyordu. Otuz yaşını geçince insanlar ona farklı gözle bakmaya başladı. Kurumdaki tek b...

Gökyüzüne İhraç Edilen Adalet: Bir Sömürü İttifakı

​İnsanlık tarihi, biraz da insanın kendi yarattığı kavramların esiri olma hikayesidir. Doğanın bilinmezliği karşısında duyulan o saf çocuksu korku, zamanla yerini sistemli bir "hurafe" imparatorluğuna bıraktı. Bugün adına kutsal dediğimiz pek çok yapı, aslında insanın anlam arayışından ziyade, muktedirin halkı yönetme arzusuna hizmet ediyor. ​Yeryüzünde adaleti tesis edemeyen insan, çareyi onu "başka bir dünyaya" ihraç etmekte buldu. Ahiret, sadece bir inanç meselesi değil; bu dünyadaki talanın, rüşvetin ve hırsızlığın üzerini örten devasa bir perde haline getirildi. "Burada hakkın yeniyor ama orada hesap sorulacak" vaadi, emekçinin öfkesini dindiren, onu pasifize eden ve hakkını arama iradesini elinden alan en etkili uyuşturucudur. Gerçekler ne kadar acıysa, bu yalan da o kadar parlatıldı; çünkü açlığı ve sömürüyü ancak "kutsal bir sabırla" katlanılabilir kılabilirlerdi. ​Bu noktada kapitalizm ve kurumsal dinler, aynı madalyonun iki yüzü gibi bi...