Nevzat ve Çöp Poşedi
Nevzat, öyle rüzgârın önüne katıp savuracağı adamlardan değildi.
Taşranın birbirine benzeyen gri sokaklarında yürürken bile aklından başka dünyalar geçerdi. İnsanların fark etmeden önünden geçtiği bir ağacın altında saatlerce oturabilir, cebindeki eski deftere cümleler karalayabilirdi. Kimi zaman bir şiirin peşine düşer, kimi zaman hiç gitmediği şehirlerin haritalarını incelerdi.
İlçe müftülüğünde veri hazırlama memuruydu.
Günün büyük kısmı evraklar, yazışmalar ve ekran başında geçiyordu. Fakat kimsenin bilmediği bir sırrı vardı.
On iki yıldır maaşından küçük bir miktar para ayırıyordu.
Eski bir teneke kutunun içinde biriken o para bir ev almak, araba almak ya da düğün yapmak için değildi.
Gitmek içindi.
Nereye olduğunu kendisi de bilmiyordu.
Belki deniz gören bir şehre.
Belki büyük bir kütüphanenin bulunduğu bir yere.
Belki de yalnızca kimsenin onu tanımadığı bir sokağa.
Ama gidecekti.
Buna inanıyordu.
Otuz yaşını geçince insanlar ona farklı gözle bakmaya başladı.
Kurumdaki tek bekârdı.
Öğle aralarında herkes çocuklarından, ev kredilerinden, kayınbiraderlerinden söz ederken Nevzat sessizce çayını içerdi.
Sohbetlerin sonu hep aynı yere çıkardı.
"Sen ne zaman evleneceksin?"
Başlangıçta güldü geçti.
Sonra açıklamaya çalıştı.
Sonra sustu.
Çünkü kimse cevabı duymak istemiyordu.
Evde de durum farklı değildi.
Babası yıllardır onu eksik bir adam gibi görüyordu.
"Adam olamadın gitti."
Bu cümleyi o kadar çok duymuştu ki artık evin duvarlarına sinmiş gibiydi.
Annesi daha yumuşaktı ama sözleri daha ağır geliyordu.
Her akşam çayı tazelerken iç geçiriyor, komşuların çocuklarından söz ediyor ve sonunda aynı cümleyi kuruyordu:
"Ölmeden mürüvvetini görseydim..."
Nevzat zamanla bir şeyi fark etti.
Kimse onun mutlu olup olmadığını sormuyordu.
Sadece kendilerine benzeyip benzemediğini merak ediyorlardı.
Bir gün direnmeyi bıraktı.
Ne büyük bir aşk vardı ortada ne de büyük bir heyecan.
Yalnızca bitmeyen bir kuşatma.
Sonunda görücü usulü bir evliliğe "tamam" dedi.
Nikâh günü herkes rahatladı.
Babası ilk kez memnun görünüyordu.
Annesi ağlıyordu.
Mesai arkadaşları sırtını sıvazlıyor, "nihayet" diyordu.
Bir tek Nevzat'ın içinde açıklayamadığı bir sessizlik vardı.
Annesi yıllardır taşıdığı bir yükü omuzlarından bırakmış gibiydi.
Komşulara çay ikram ediyor, oğlundan söz ederken sesi ilk kez gururla yükseliyordu.
Gelini de tam istediği gibiydi.
İlkokul mezunuydu.
Hayatı boyunca büyük hayaller kurmamıştı.
Temiz bir ev, düzenli bir mutfak ve huzurlu bir yuva ona yeterdi.
Haftanın belli günlerinde mahallede yapılan kısır günlerine, dantel ve örgü toplantılarına katılır, dönüşte komşuların anlattıklarını heyecanla paylaşırdı.
Annesi bu manzarayı gördükçe rahatlıyordu.
"Şimdi oldu işte."
"Ev dediğin böyle olur."
Fakat Nevzat aynı rahatlığı hissedemiyordu.
Karısı kötü biri değildi.
Aksine iyi kalpliydi.
Bir kış akşamı işten döndüğünde ateşi vardı.
Sessizce yatağa uzandı.
Gece yarısına doğru uyandığında karısının mutfakta nane limon kaynattığını gördü.
Başucuna ilaç bırakmıştı.
Üzerindeki yorganı düzeltti.
"Bir ihtiyacın olursa beni kaldır," dedi.
Nevzat teşekkür etti.
Kadın odadan çıktıktan sonra uzun süre tavana baktı.
İçinde tuhaf bir suçluluk hissi vardı.
Çünkü karşısındaki insan kötü biri değildi.
Belki de sorun tam olarak buydu.
Ama aynı gökyüzüne bakmıyorlardı.
Evliliğin ilk aylarında akşamları salonda otururken kendisini kendi evinde misafir gibi hissediyordu.
Karısı gün içinde komşularda konuşulanları anlatıyor, yeni alınacak perdelerden, mahalledeki dedikodulardan söz ediyordu.
Annesi keyifle dinliyordu.
Nevzat ise bazen konuşulanları duymuyor, yalnızca dudakların hareket ettiğini görüyordu.
İçinden bir şeyler söylemek geçiyordu.
Okuduğu bir kitaptan.
Aklına takılan bir cümleden.
Gitmek istediği şehirlerden.
Ama konuşma hiçbir zaman oralara varmıyordu.
O da susuyordu.
Zamanla anlatmak istememeye başladı.
Bir gün eski defterlerinden biri yere düştü.
Karısı eğilip sayfaları topladı.
Yazılara göz gezdirdi.
"Bunları sen mi yazdın?" diye sordu.
Nevzat başını salladı.
Kadın birkaç satır daha okudu.
Sonra mahcup bir gülümsemeyle:
"Ben pek anlamadım ama güzel duruyor," dedi.
Nevzat da gülümsedi.
O an ikisi de birbirine yaklaşmaya çalışmıştı.
Ama aralarındaki mesafe iyi niyetle kapanacak türden değildi.
Bir akşam deniz görmek istediğinden söz etti.
Karısı nedenini anlamadı.
"Deniz de deniz işte," dedi.
Başka bir gün başka bir şehirde yaşamanın nasıl olacağını anlattı.
Karısı şaşkınlıkla yüzüne baktı.
"Burada neyimiz eksik?"
Nevzat cevap veremedi.
Çünkü eksik olan şey evin içinde değildi.
Eksik olan şey kendi içinde büyüyordu.
Bir gece herkes uyuduktan sonra salona çıktı.
Masanın üzerinde yarım kalmış bir dantel işi duruyordu.
Televizyonun fişi çekilmişti.
Ev sessizdi.
O sessizlikte ilk kez kendine şu soruyu sordu:
"Ben bu evin neresindeyim?"
Cevap bulamadı.
İlk yıl teneke kutuya para atmayı bıraktı.
İkinci yıl iş çıkışlarında uğradığı kitapçıya gitmez oldu.
Üçüncü yıl eski defterlerini bir kolinin içine kaldırdı.
Dördüncü yıl bir gece o defterlerden birini açtı.
Sayfaları uzun uzun okudu.
Bazı satırların altını çizmişti.
Bazı yerlerde heyecandan yazısı bozulmuştu.
Ama yazan kişiyi tanıyamadı.
Sanki o satırlar başka bir adama aitti.
Zaman geçtikçe hayatına yeni şeyler eklendi.
Taksitler.
Altın borçları.
Bitmeyen ihtiyaçlar.
Akraba ziyaretleri.
Zorunlu sohbetler.
Akşamları televizyon karşısında tüketilen saatler.
Hayatı ağırlaşmıyordu aslında.
Doluyordu.
Bir sonbahar akşamı işten dönerken kaldırım kenarında taşla bastırılmış bir poşet gördü.
İçi çer çöple doluydu.
Rüzgâr birkaç kez yokladı onu.
Poşet hafifçe kıpırdadı ama yerinden kalkamadı.
Nevzat durdu.
Uzun süre baktı.
Sonra tuhaf bir şey fark etti.
Poşet artık üstündeki taş yüzünden uçamıyordu belki.
Ama taş kalksa bile uçamayacaktı.
Çünkü içi dolmuştu.
Yıllar boyunca içine doldurulan şeyler onu taşlardan daha ağır hale getirmişti.
Nevzat eve yürüdü.
O gece yıllardır açmadığı dolapları karıştırdı.
Eski teneke kutuyu aradı.
Bulamadı.
Belki taşınırken kaybolmuştu.
Belki atılmıştı.
Belki de hiç kaybolmamıştı.
Yalnızca onu arayan adam kaybolmuştu.
Sabah yine işe gitti.
Aynı koridorlardan geçti.
Aynı masaya oturdu.
Ama artık en çok neyi kaybettiğini biliyordu.
Hayallerini değil.
Hayallerine inanabilen adamı.
Yorumlar