KALE / bir sınır koyma öyküsü
KALE / bir sınır koyma öyküsü
Saat altıda uyanırım, çalar saat çalmadan. Bu bir
alışkanlık değil, bir zafer duygusudur vücudumun bile bana ihtiyaç duymadığı,
kendi başına işleyen bir şey olması. Perdeyi aralayıp dışarıya bakarım. Sokak
henüz boş. En sevdiğim hali budur şehrin; kimsenin beni görmediği, benim de
kimseyi görmek zorunda olmadığım hali.
Kahvemi hazırlarken
telefonuma bakmam. Kimin ne yazdığı, kimin ne paylaştığı beni ilgilendirmez.
Sessizlik bana ait tek lüks; onu bir bildirim sesiyle bölmem.
Yediyi çeyrek geçe evden
çıkarım. Otobüs durağı iki yüz metre uzakta, her sabah aynı yerde dururum,
kaldırımın çatlağın
ın hemen yanında, sağdan üçüncü direğin dibinde.
Etraftakiler değişir ama benim yerim değişmez. Otobüs geldiğinde arka kapıdan binerim,
ön kapıdan değil; şoförle göz göze gelmemek içindir bu, bir
"günaydın" alışverişinden kaçınmak içindir. Koltuğa oturmam, ayakta
dururum, sağ elimle tutunma demirini kavrarım. Yanımdaki kadın telefonda birine
gülüyor, sesi yüksek. Ona bakmam. Onun neşesi bana ait değil, benim sessizliğim
de ona borçlu değil. Herkes kendi hikâyesini yaşar, ben kendiminkini.
İşe vardığımda saat
sekizi on geçedir. Masamda otururum, bilgisayarı açarım, gün başlar. Mesai
arkadaşlarım "günaydın" der, ben başımı sallarım yeterlidir bu.
Fazlası bir borçlanma olur çünkü bir sonraki gün de aynı sıcaklığı beklerler
benden. Ben vermek istediğimi veririm, o kadar. Öğle arasında yemekhaneye
gitmem, masamda otururum, kendi getirdiğim şeyi yerim. Biri "bize katılır
mısın" dediğinde "işim var" derim, gerçek olmasa bile. Yalan
değildir bu sadece bir sınırdır ve sınırlarımı açıklamak zorunda değilim
kimseye.
Öğleden sonra izin
alırım, bankaya gitmem gerekir. Sıra numarası alırım, plastik sandalyeye
otururum. Yanımdaki adam sohbet başlatmaya çalışır, hava durumundan girer söze.
"Evet" derim sadece, gözlerimi telefona dikerim ekranı kapalı olsa
bile. Gişeye çağrıldığımda memura işimi söylerim, gereğinden fazla kelime
harcamam. "İyi günler" bile demem bazen; bu bir kabalık değil, bir
ekonomidir. Her kelimeyi vermem gerekmiyor herkese.
İşten çıkınca parktan geçerim, kestirme değildir aslında
ama alışkanlıktır. Bankta oturan yaşlı adamlar tavla oynar, çocuklar koşar, bir
kadın köpeğini gezdirir. Kimseyle konuşmam. Bir bank bulur, on dakika otururum,
kimseye bakmadan. Kuşları izlerim bazen, onlar beni bir şey sanmaz, ben de
onları. Bu adil bir alışveriş.
Haftada bir sinemaya giderim,
bugün o gün. Bilet aldım, tek kişilik. Salonun köşesine otururum, yanımdaki
koltuk boş kalsın isterim, biri gelip otursa rahatsız olurum, sanki kalemin
duvarına biri yaslanmış gibi. Film başlar, iki saat kimse benden bir şey
istemez. Bu benim ibadetimdir belki de, karanlıkta oturup hiç kimseye hesap
vermemek.
Çıkışta hastaneye
uğrarım, annemin ilaç raporunu almam gerekir, bu bile bir görevdir benim için,
bir bağlılık değil. Sırada beklerken kimseyle göz göze gelmemeye çalışırım.
Yanımdaki kadın ağlıyor, biri onu tutmuş. Bakmam. Onun acısı bana ait değil,
ben ona bir şey borçlu değilim, o da bana. Raporu alırım, çıkarım.
Eve döndüğümde saat sekiz
olmuştur. Kapıyı kilitlerim, ayakkabılarımı çıkarırım, ışığı açarım. Bu benim
krallığımdır, küçük, sessiz, kimsenin izinsiz giremeyeceği bir yer. Yemeğimi
hazırlarken düşünürüm; bugün gördüğüm insanlar, konuştuğum, konuşmadığım, hepsi
kendi hikâyelerinde yaşadı. Ben de kendiminkinde yaşadım. Kimseden saygı
beklemedim, kimseye sevgi vermedim, kimsenin şefkatine ihtiyaç duymadım.
Emeğimi verdim, karşılığını aldım. Bu yeter.
Yatmadan önce pencereden
dışarı bakarım son kez. Sokak lambaları yanıyor, uzakta bir köpek havlıyor.
İçimde ne bir eksiklik var ne bir pişmanlık, sadece bir gün daha, kendi
sınırlarım içinde, kendi kalemde geçti diye bir sessizlik var. Yarın aynı
saatte uyanacağım. Aynı direğin dibinde duracağım. Aynı mesafeyi koruyacağım.
Topluma bir şey borçlu
değilim. Toplum da bana.

Yorumlar