Zihniyet Taşrası: Maskeler, Sloganlar
Zihniyet Taşrası: Maskeler, Sloganlar ve İnsanın Çıplaklığı
——————————————————————————————
İnsanlık tarihi, coğrafi sınırları aşan ama zihinlerdeki çeperleri bir türlü yıkamayan garip bir cüceliğin tarihidir. Bu cüceliğin en konforlu sığındığı liman ise "taşra" zihniyetidir. Taşra, haritadaki bir kasabadan, şehre uzak bir topografyadan ibaret değildir; o, bilginin derinliğinden kaçan, evrensel ahlaktan sapan ve kendi küçük mahallesinin feodalitesine sığınan her insanın zihinsel coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın iki uç meyvesi vardır: Taşra sağcısı ve taşra solcusu. Dışarıdan bakıldığında birbirini boğacakmış gibi duran bu iki kutup, hakikatin aynasına çıktıklarında aynı kökten beslenen ikiz kardeşlere dönüşürler. Onları birleştiren, varoluşlarını borçlu oldukları o muazzam karanlık; ilimsizlik, bilimsizlik ve kaçınılmaz bir ilkesizliktir.
Taşra sağcısı, dindarlığı ve milliyetçiliği kimsenin erişemeyeceği bir kutsallık zırhı gibi göğsünde taşır. Dilinden vatan, alnından secde eksik olmaz; gelgelelim bu muhafazakarlık ne teolojik bir derinliğe sahiptir ne de felsefi bir idrake. Kulaktan dolma hurafeleri din, köksüz bir hamaseti milliyetçilik zanneder. En büyük trajedisi ise bu koca kutsalları ilk çıkar virajında nakde çevirecek kadar ilkesiz olmasıdır. Kamusal alanda ahlak bekçiliği yaparken, iş kendi akrabasını kayırmaya, imar usulsüzlüğüne veya güce biat etmeye geldiğinde o "kutsal" ilkeler birden buharlaşıverir. Din onun için bir yaşama ahlakı değil, suçlarını ve yetersizliklerini örttüğü bir şaldır.
Madalyonun diğer yüzünde ise taşra solcusu durur. O da laiklik ve ulusalcılık bayrağını kimseye kaptırmaz. Kendini "aydınlanmanın ve çağdaşlığın" yegane temsilcisi ilan etmiştir. Ne var ki onun solculuğu da ne diyalektik bir okumaya dayanır ne de emeğin hakkını arayan evrensel bir vicdana. Birkaç slogana, gardırop Atatürkçülüğüne ve şekilsel bir modernizme sıkışıp kalmıştır. Kendisi gibi yaşamayanı, kendi ezberlerini tekrarlamayanı "cahil ve yobaz" görerek tatmin ettiği devasa bir kibre sahiptir. Fakat gücü azıcık eline geçirdiğinde ya da kendi mahallesinin çürümüşlüğüyle yüzleştiğinde, en az eleştirdiği sağcı kadar feodal, biatçı ve baskıcı oluverir. O da ilkesizdir; çünkü çağdaşlığı bir üretim, bir bilimsel katma değer değil, sadece elitist bir imtiyaz olarak yaşamak ister.
Bu iki figür, bir at nalının iki ucu gibidir. Birbirlerinden kaçtıklarını sandıkça, aslında cehaletin o rasyonel düşünceyi yok eden zemininde birbirlerine yaklaşırlar. Dünyayı evrensel verilerle, bilimle ya da felsefeyle okumak yerine; biri dış güçlerin komplolarıyla, diğeri ise yozlaşmış yapıların gizli oyunlarıyla açıklar. Analitik düşüncenin yerini ezberler, şüphenin yerini dogmalar almıştır. Fikirleri farklı gibi görünse de, bilme yöntemleri ve cehaletleri aynı kökten ürer. Bir taraf hurafeyi inanç, diğer taraf sığ bir muhalifliği bilim zannettiği sürece bu kısırdöngü asla kırılmaz.
“Tüm sorun, aptal ve fanatik insanların her şeyden çok emin olmalarıdır. Fakat zeki insanlar şüphecidirler.”
Taşranın sağını ve solunu kuşatan o sarsılmaz özgüven, işte bu fanatik eminlikten beslenir. Cehalet, insana haddini aşan bir cesaret ve konforlu bir kesinlik duygusu verir; çünkü şüphe duymak entelektüel bir çaba, zihinsel bir sancı gerektirir. Taşra zihniyeti bu sancıdan kaçtığı için her şeyden çok emindir. Oysa zeki insan şüphecidir; dünyanın siyah-beyaz formüllerle, ucuz şablonlarla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu bilir.
Peki, insanı tüm bu ideolojik gürültüden, unvanların ve o sahte eminliklerin arasından çekip çıkaracak, onu en çıplak, en gerçek haliyle tartacak terazi nerededir?
Siyaset biliminin kalın kitapları, sosyolojinin devasa teorileri günün sonunda tek bir hakikate çarpar ve durur: İnsanı sınıflandırmak, onun gerçek kalibresini ölçmek için ideolojilerin yalan söylemeyen iki temel süzgeci vardır: Nezaket ve ahlak.
Nezaket; insanın kendisinden daha güçsüz gördüğü varlıklarla kurduğu bağın adıdır. Bir garsona, bir sokak hayvanına, bir çocuğa ya da kendisiyle taban tabana zıt düşünen bir yabancıya gösterilen ihtimamdır. Kendinden aşırı emin olan fanatiğin o hoyrat, kaba ve güce tapan dünyasında nezaket ilk feda edilen şeydir. Gücü ele geçirenin hoyratlaştığı, gücü olmayanın ise kibrine sığındığı bir yerde nezaket barınamaz. Çünkü nezaket, insanın kendi mutlaklığından şüphe edip ötekine alan açmasıyla başlar.
Ahlak ise toplumun dayattığı şekilsel namus bekçiliği veya mahalle baskısı değildir; evrenseldir. Kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği, hiçbir çıkarın vaat edilmediği o zifiri karanlıkta bile "doğru olanı" yapabilme vicdanıdır. Adalettir, liyakattir, dürüstlüktür.
Fakat tam bu sınırda durup sormak gerekir: Teşhisi koymak yetmez, peki ya tedavi? Nezaket ve ahlakın bu çürüyen topraklarda lüks birer istisna olmaktan çıkıp çoğalması, kök salması nasıl mümkün olur? İnsan sadece tespit yaparak bu sığlıktan kurtulabilir mi?
Elbette hayır. Bu kriterleri taşıyan insanların çoğalması, her şeyden önce "bedel ödeyen ilkelerin" varlığına bağlıdır. Taşra zihniyetinin egemen olduğu iklimlerde ahlaksızlık ve nezaketsizlik ödüllendirilir; çıkarcılık zekaya, hoyratlık ise güce yorulur. Bu kısırdöngüyle kıracak olan şey, ahlakı ve nezaketi soyut birer tapınç nesnesi olmaktan çıkarıp, hayatın merkezine yerleştirecek yapısal ve zihinsel bir devrimdir.
İlk adım, "kabile hukukundan" evrensel hukuka geçmektir. İnsanın çoğalması, mahalle korumacılığının bitmesiyle başlar. Kendi mahallesinden olanın hırsızlığını örten, öteki mahallenin hatasını büyütün o taşralı refleks kırılmadıkça ahlak çoğalamaz. Ne zaman ki bir toplum, suçlu kendi öz kardeşi de olsa adaletin kılıcını çekebilecek o "ilkesel ahlaka" vize verir, işte o zaman ahlaklı insan bir sığınmacı olmaktan çıkıp meydanın sahibi olur.
İkinci adım ise eğitimin ezberden sıyrılıp "karakter mimarisine" dönüşmesidir. Taşradaki o ilimsizlik ve bilimsizlik, diplomasızlıktan gelmez; diplomayı sadece bir unvan ve sınıf atlama aracı görmekten gelir. Gerçek eğitim, insana ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretir. Şüpheyi, sorgulamayı, empatiyi ve kendinden farklı olana saygı duymayı bir ders müfredatı değil, bir yaşam pratiği haline getirebildiğimizde nezaket kendiliğinden çoğalacaktır. Çünkü nezaket, bilginin hazmedilmiş, estetiğe dönüşmüş halidir.
Son olarak, bu insanların çoğalması bir "görünürlük ve cesaret" meselesidir. Taşra hoyratlığı sesini çok yükselttiği için meydan ona kalmış görünür. Ahlaklı ve nazik insan, kabalığın gürültüsünden korkup köşesine çekildikçe cehalet daha da arsızlaşır. Bu kriterleri taşıyan insanların çoğalması, birbirlerini bulmalarıyla, bir tabela ya da rozet altında değil; dürüstlük, liyakat ve adalet ortak paydasında omuz omuza vermeleriyle mümkündür. Kabalığa karşı nezaketle direnç göstermek, ahlaksızlığın konforunu reddedecek kadar omurgalı olmak, bu zihniyetin en büyük panzehiridir.
Eğer bir insan, dindar veya laik olduğunu söylerken bu temel filtrelerden geçemiyorsa; savunduğu davaların, astığı bayrakların, attığı sloganların hiçbir hükmü yoktur. Nezaketten yoksun bir ilericilik sadece kibir, ahlaktan yoksun bir dindarlık ise sadece riyadır.
Neticede dünya, rozetlerin ve sarsılmaz doğruların arkasına gizlenmiş kalabalıklarla doludur. Ancak insanı insan kılan şey hangi mahalleye ait olduğu değil, o mahallenin konforlu eminliğinden çıkıp evrensel bir ahlaka, şüpheye ve nezakete ulaşıp ulaşamadığı; dahası, bu değerleri çoğaltmak için ne kadar bedel ödemeyi göze aldığıdır. Geriye kalan her şey, aynı kökten beslenen o dipsiz cehalet ağacının, sadece rüzgarda farklı yönlere savrulan kuru dallarından ibarettir.
Yorumlar